meraklısına fısıldar.

İçinde yaşadığınız çember irili ufaklı çakıl taşlarından. Bir sabah, güneş doğarken, çemberinizin sınırındaki beyaz taşlar sızlamaya başlıyor.

Merkezden kalkıp sınıra yaklaşıyorsunuz. Ayaklarınız çıplak. Önce taşları izliyorsunuz, hafifçe titriyorlar. Sonra taşları dinliyorsunuz, onlardan yayılan mırıltıyı göğsünüzde hissediyorsunuz. Ve dışarı bakıyorsunuz. İçinde yaşadığınız bu çemberi ilk kez fark ettiniz. Fark etmekle yetinip hayatınıza geri mi döneceksiniz? Elinize bir dürbün, kucağınıza bir defter alıp, uzakları bulunduğunuz yerden mi keşfedeceksiniz? Neden olmasın? Gözlem yeteneğiniz iyi, not tutmayı seviyorsunuz. Yoksa sınırı aşıp bir yolculuğa mı atılacaksınız?

Siz çemberden çıkıyorsunuz. Bir yolculuğa, hayır, o yolculuğa çıkıyorsunuz. Bir süre sonra deniz kenarında bir şehre varıyorsunuz. Kudretli, kalabalık, köklü. Sokakları labirent gibi, döne büküle birbirine bağlanıyorlar. İnsanları yorgun ve komikler, annelerini seviyorlar. Evleri çay kokuyor. Pazarları antika şamdanlar, büyüteçler, ucuz, renkli cep telefonlarıyla dolu. Ama siz pazarlarını görmediniz henüz bu şehrin. Denizi daha yeni gördünüz, hayatınızda ilk kez.

Karşınızda uçsuz bucaksız mavi; denizin tuzunu dudaklarınızda hayal ediyorsunuz. Arkanızda akşam beş trafiğinin sinirli uğultusu. Bir seyyar satıcı beliriyor uzakta. Gıcırdayarak ilerleyen üç tekerlekli dükkânıyla size yaklaşıyor. Sizin ayaklarınız hala çıplak. Kirden kapkara olmuşlar. Sızlıyorlar. Üzerlerinde yaralar var, yolculuğunuzun izleri. Satıcıya doğru koşuyorsunuz, bağırarak:

“Ayakkabınız var mı?”

Satıcı pala bıyığını düzeltiyor. Enerjisi durgun ama gözlerinde bir şey yakalıyorsunuz: yaramazlık yapmayı seven insanların sahip olduğu o ufak parıltı. Derinden gelen alçak bir sesle cevaplıyor:

“Kitaplarım var.”

Seyyar dükkânına bakıyorsunuz. Adamın gizemli havası, şehrin eskiliğiyle örtüşüyor ama kitaplarının yeniliğiyle çelişiyor. Merakınıza yenik düşüyorsunuz.

“Nasıl kitaplar?”

Kahverengi gözlerini şefkatle sizinkilere dikiyor. “Çemberler ve sınırlar hakkında kitaplar.”

Gözünüz bir kitaba takılıyor. Kapağında karlar var. Kitaba bakmak bile üşümenize sebep oluyor. Uzakta, kuzeyde yaşayan bir topluluk ve dünyanın sonu hakkında kitap. Siz bunu bilmiyorsunuz tabii. Bir kitap daha görüyorsunuz. Üzerinde bedenin uzuvları, farklı şekillerde bükülmüş, garipleşmiş. İkisini de istiyorsunuz kitapların. İçinizde bir açlık var. Dünyaya açsınız. Satıcı fark ediyor bunu.

“Size bu kitapları veririm” diyor, “bana bir sır verirseniz.”

Durumu tartıyorsunuz. Adamın fısıltısı sizi de etkisi altına aldı. Sizin de sesiniz kısık artık. Adama yaklaşıyorsunuz. Kulağına fısıldıyorsunuz.

“Sandığım gibi değilmiş.”

Adam, bir tebessümle kitapları size uzatıyor.

İşte o adam, biziz.

Nâra, İstanbul merkezli bir yayınevidir.

Dünyanın dört bir yanından eserler seçer ve yayımlar. Bazen serbestçe, bazen yayın dizileri kurarak.